Ayrıntılı açıklama

insanları "La ilahe illallah"a çağırmanın gerekliliği üzerinde durmuştur. Çünkü bir kimsenin sadece tevhidi ve onun faziletlerini bilmesi yeterli değildir, bununla birlikte hikmet ve en güzel öğütlerle insanları tevhide çağırması da gerekir. Çünkü bu yol, rasullerin ve güzellikle onlara uyan kimselerin yoludur.

Nitekim Hasan Basri (r.h.):

"Doğrusu Allah'a çağıran, salih ameller işleyen ve "Ben müslümanlardanım" diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?" (Fussilet: 41/33)

ayetini okuduğunda şöyle demiştir:

"İşte Allah'ın (c.c.) sevgilisi olan kimse...

İşte Allah'ın (c.c.) velisi olan kimse...

İşte Allah'ın (c.c.) en seçkin kulu...

İşte Allah (c.c.)'ın en hayırlı kulu...

İşte yeryüzünde insanların Allah'a (c.c.) en sevgilisi olan kişi...

Yüce Allah (c.c.) böyle bir kişinin duasını kabul eder. Çünkü bu kimse insanları Allah'ın (c.c.) dinine çağırmakta, Allah'ın (c.c.) çağrısına uyma konusunda salih ameller işlemektedir. Bu kimse müslüman olmuş ve hiç çekinmeden bunu itiraf etmiştir. İşte bu Allah'ın (c.c.) yeryüzündeki halifesidir."

İbn Kesir şöyle der:

"Hasan Basri (r.h.) yukarıdaki sözlerle şunu söylemek istemiştir:

"Allah'ı (c.c.) sevme, O'na ibadet ve itaat etme konusunda doğruluk ve samimiyet esastır. Bu da doğal olarak beraberinde insanları bu davaya davet etmeyi ve bu uğurda cihat etmeyi gerektirir. Çünkü Allah'ı (c.c.) seven bir kimse, O'nun (c.c.) sevdiklerini sever ve hoşlanmadığı ve sevmediği şeylerden de uzak durur, onlardan hoşlanmaz ve onları sevmez. Sonuçta böyle bir kimse tüm insanların da kendisiyle birlikte Allah (c.c.) sevgisinde birleşmelerini ister."

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"De ki: "Benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar bilerek insanları Allah'a davet ederiz. Allah'ı (bütün noksan sıfatlardan) tenzih ederiz. Ben Allah'a ortak koşanlardan değilim." (Yusuf: 12/108)

Ebu Cafer İbn Cerir diyor ki:

"Allah (c.c), Nebisi Muhammed'e (s.a.v.) adeta şöyle buyurmuştur:

"Ey Muhammed! Benim, insanları kendisine çağırdığım yol tevhiddir. Tevhid; başka hiçbir ilah ve puta değil yalnızca Allah'a ibadette bulunmak ve bunda ihlaslı olmaktır. Yalnızca O'na itaat etmek ve günahların küçüğünü de büyüğünü de terk etmektir. İşte bu yol, benim yolumdur. Benim davetim budur, ben yarattığım insanları bir tek Allah'a (c.c.) kulluk etmeye çağırıyorum. O'nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bu daveti basiretle ve yakin anlamdaki bir bilgi ile yapıyorum. Aynı şekilde bu basiret üzere yapılan daveti, benim gönderdiğim dine göre yaşayan, beni tasdik eden ve bana iman eden müslümanlar da yapıyorlar."

Muhammed (s.a.v.) ve müslümanlar da adeta şöyle söylüyorlar:

"Allah'ı (c.c.) takdis ve tenzih ederim. O'nun mülkünde ve hükmünde hiçbir ortağı yoktur. O'ndan başka kendisine kulluk edilmeye layık bir ilah tanımaktan O'nu tenzih ederim. Ben müşriklerden uzağım ve onlardan değilim. Ne ben onlardanım, ne de onlar bendendir."

Menazil şerhinde deniliyor ki:

"Allah (c.c.) davetçinin davetini delillendirmek suretiyle ilmin en üst derecesine ulaşmasını istiyor. İşte bu basirettir. Bu tıpkı bilinen bir şeyin kalbe nisbet edilmesi gibidir. Bu öyle bir özelliktir ki, öteki ümmetler göz önünde bulundurulduğunda bu özellik adeta sahabeye özgü kılınmıştır. Bu da ilim adamlığının en üst derecesine ulaşmaktır."

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"De ki: 'İşte benim yolum budur. Ben ve bana uyanlar, basiretle Allah'a davet ederiz." (Yusuf: 12/108)
Burada Rasulullah'ın (s.a.v.) ağzından "Ben basiretle Allah'a davet ediyorum" denilmektedir.
Gerek "Ben ve bana uyanlar basiret üzereyiz." anlamında, gerekse "Ben, bana uyanlarla birlikte Allah (c.c.)'a basiretle davet ediyorum." anlamında olsun, her iki yoruma göre de bu ayet, bize şu gerçeği bildirmektedir:
Rasulullah'ın (s.a.v.) ashabı basiret üzeredirler ve onlar Allah (c.c.)'a davet görevini gereği gibi yerine getirmişlerdir. Dolayısıyla kim bu özelliğe sahip değilse, onlar gerçek anlamda Rasulullah'a (s.a.v.) uyan kimseler değildirler. Her ne kadar "Biz ona uyanlardanız" diyerek kendilerini Rasulullah'ın (s.a.v.) dinine nisbet etseler de, onlar bu esas üzere değildirler."
Burada birkaç uyarı yer almaktadır. Bunlardan biri ihlaslı olma uyarışıdır. Çünkü bir çokları hakka davet ediyormuş gibi görünmelerine rağmen, aslında davet ettikleri kişileri kendi nefislerine çağırmaktadırlar.
Ayrıca,farzları yerine getirme konusunda basiret üzere olma uyarısı vardır.Tevhidin en güzeli, Allah'ı (c.c.) tenzih etmek, O'nun yüce Za'tını eksikliklerden beri kılmaktır. Çünkü şirk koşmak çok çirkin bir olaydır ve bir bakıma Yüce Allah'a (c.c.) isim, sıfat, fiil ve yetkileri konusunda dil uzatmaktır. Müslüman olan bir kimse, müşriklerden uzak durmalı, onların işlerine ortak olmamalıdır. Şirk koşmamış olsa da, onlarla birlikte olmayacaktır."
İbn Kayyım (r.h.) diyor ki:
"(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel şekilde tartış; doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir." (Nahl: 16/125)
Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah (c.c), bu ayette davet mertebelerinden söz ediyor ve bu mertebelerin davete muhatap olanların mertebelerine göre üç mertebe olduğunu belirtiyor. Bunlar:
1. Davetçi olan kimse hakka talip olmalı, hakkı sevmeli ve davet yaptığı insanlara etki edebilecek durumda olmalıdır. Kendisine davet yapılan kimse de hikmet ve güzel öğütten anlayan bir kimse olmalıdır. Böyle olmayan bir kimse ile öğütleşmeye ve tartışmaya hiç gerek yoktur.
2.  Kendisine davet yapılacak olan kimse, cehaletinden dolayı şirk içerisinde olup, hakkı öğrendiğinde hemen kabul ederek, yaşamını doğru yol üzerinde devam ettirecek olan bir kimse olmalıdır. İşte bu konumda olan birisi de öğüt yoluyla teşvik edilmeye, azap ile korkutulmaya muhtaçtır.
3.  Kendisine davet yapılacak olan kimse bu davaya karşı ve inatçı biri ise kendisiyle en güzel şekilde tartışılması gerekir. Yapılan karşılıklı tartışmalar sonucunda bu kimse eğer üzerinde bulunduğu yoldan döner de hakka teslim olursa, davetçi amacına ulaşmıştır. Fakat üzerinde bulunduğu yolu bırakıp hakka dönmezse, bu kimseye mümkün olduğunca güzel öğüt verilir. Anlatılanların tümünü kabul etmemesi durumunda ise cellada havale edilir.
İbni Abbas'tan (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir. Rasulullah (s.a.v.) Muaz (r.a.)'ı Yemen'e vali olarak gönderirken ona şöyle dedi:
"Sen ehli kitaptan olan bir topluluğa gidiyorsun. Yapacağın ilk iş onları La ilahe illallah'a davet etmek olsun. Eğer bunu kabul ederlerse, onlara Allah (c.c.)'ın  kendilerine bir gün ve gecede beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Bunu da kabul ettikleri taktirde onlara, Allah (c.c.)'ın  kendilerine zenginlerden alınıp fakirlere verilmek üzere zekatı farz kıldığını bildir. Bu hususta da sana itaat ettikleri taktirde (zekat toplarken) malların en iyilerini haksız yere almaktan sakın ve mazlumun bedduasından kork. Çünkü onunla Allah arasında engel yoktur."
(Buhari Zekat: 1, Müslim İman: 29, Ebu Davud Zekat: 5, Tirmizi Zekat: 6, Nesai Zekat: 46, İbn Mace Zekat: 1, Ahmet): 1/232-233)
" Muaz'ın (r.a.) Yemen'e gönderilmesi, onun faziletine, tebliğciliğine, iyi bir fakih, ince anlayış ve kavrayış sahibi bir kimse olduğuna, dahası iyi bir muallim ve hakim olduğuna delildir."
"Sen kitap ehlinden olan bir kavme gidiyorsun."
Kurtubi (r.h.) der ki:
"Kitap ehli olan bir kavim" sözüyle kastedilenler Yahudi ve Hristiyanlardır. Yemen'de bunların sayıları müşrik Arapların sayısından çok daha fazlaydı. Bu yüzden Rasulullah (s.a.v.) Muaz'a (r.a.) onlarla olan tartışmalarında hazırlıklı olmasını ve dikkatli davranmasını tenbih etmişti."
"Onları ilk davet edeceğin şey, Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına şehadet etmek olsun."
Hafız İbn Hacer (r.h.) diyor ki:
"Bu tıpkı bir vasiyet ve tavsiye gibidir. Bununla tüm dikkatlerin o noktaya çevrilmesi arzulanmıştır."
La İlahe İllallah'a Şehadetin Manası
"Allah'ı birleyinceye kadar"
Bu ibare, Buhari'nin Sahih'inde "Tevhid" bölümünde geçmektedir.
Muhammed b. Abdu'l Vehhab (r.h.) burada bu rivayete değinmekle La ilahe illallah kelimesin şehadette bulunmanın anlamına dikkat çekmek istemiştir. Çünkü ibadette Allah'ı (c.c.) birlemek ve O'nun dışındakileri terk etmek gerekmektedir.
Bir rivayette ise bu ibare:
"Kendilerini çağıracağın ilk şey, Allah'a ibadet etmeleridir" şeklindedir. Bu da tağutu reddetmeyi ve Allah'a (c.c.) imanı içerir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Dinde zorlama yoktur. Artık hak ile batıl iyice ayrılmıştır. Tağutu inkar edip Allah'a iman eden bir kimse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah işitendir, bilendir." (Bakara: 2/256)
Ayette geçen "Urvetu'l vuska" "La ilahe illallah" tır. Buhari'deki rivayet ise:
"Onları, Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve benim de Allah'ın rasulü olduğuma şehadette bulunmaya çağır." şeklindedir.
La İlahe İllallah'ın Şartları
Şehadetin geçerli olabilmesi için mutlaka şu yedi şartın birarada yerine getirilmesi gerekir. Bu yedi şartı gereği gibi yerine getirmeyenler, "La ilahe illallah" kelimesini dilleriyle ne kadar söylerlerse söylesinler, kendilerine hiçbir yarar getirmez. Bu yedi şart şunlardır:
1. İlim ile çelişen cehalete son vermek,
2. Hiçbir şüpheye yer bırakmayan yakin, iman
3. Reddi içinde barındırmayan kabul,
4. Terke yer vermeyen bağlılık ve boyun eğiş,
5. Şirki barındırmayan ihlas,
6. Yalana yer vermeyen dürüstlük,
7. Allah (c.c.) sevgisine engel olan şeylerin terki.
Tevhid Nedir?
Tevhid, hiçbir ortağı olmayan yüce Allah'ı (c.c.) tek olarak bilip, O'na ibadette ihlaslı olmak, O'nun dışında insanların kulluk ettikleri şeyleri de terk etmektir. İlk yapılması gereken iş budur. Bu yüzden tüm rasuller (a.s.) kavimlerini buna çağırmışlar ve "Allah'a ibadet edin. Sizin için O'ndan başka ilah yoktur." demişlerdir.
Nuh (a.s.) da: "Allah'tan başkasına ibadet etmemenizi... isterim" demiştir. Bu söz "La ilahe illallah" kelimesinin anlamını içermektedir.
"Göklerin ve yeri kim yarattı diye sorarsan, 'Allah'tır' diye cevap verirler."
İşte bu, onların imanıdır ve onlar bu iman ve ikrarlarına rağmen yüce Allah'tan (c.c.) başkalarına kullukta bulunurlar."
 
Önceden de belirtildiği gibi:
Tevhid kelimesi, Kitap ve Sünnete dayalı ağır şartlarla kayıtlıdır.
Örneğin;
- İlim,
- Yakin,
- İhlas,
- Doğruluk,
- Muhabbet,
- Kabul ve bağlılık,
- Allah'tan (c.c.) başka, insanların kendilerine kulluk yapageldikleri tüm batıl mabutları red...
İşte tüm bu şartlar yerine getirildiği taktirde bu kelime, söyleyen kişiye fayda verir. Değilse yararlı olmaz.
İnsanlar bu kelimeyi bilmede ve bu kelimenin gerektirdikleri ile amel etmede farklı farklı durumlardadırlar. Bu kelimenin insanlardan kimisi için yararlı olup, kimisi için de hiçbir yarar getirmediği gerçeği gözardı edilmemelidir."
Şehadet Kelimesini Bilmenin Zorunluluğu
"Rasulullah'ın tebliğ ettiği dinde öncelikle ve zorunlu olarak bilinmesi gereken konu, şehadet kelimesidir. Çünkü kafir bu kelime ile müslüman, düşman bu kelime ile dost olur. Bir kimsenin malı ve canı bu kelime ile mubah ya da haram olur.
Bir kimse, eğer bu kelimeyi kalbinin derinliklerinden gelerek söylemişse, imana girmiş ve mümin olmuştur. Eğer kalbinde bir şey bulunmadığı halde sadece diliyle söylemişse, bu kişiye zahire göre müslüman muamelesi yapılır, fakat hakikatte o kişi münafıktır ve Allah (c.c.) katında kafir olarak hatta kafirlerden de daha kötü bir ceza ve konum ile yargılanır. Eğer bir kimse gücü yettiği halde bu kelimeyi bile bile söylemezse, tüm müslümanların ittifakı ile hem zahir ve hem de batın anlamda kafirdir. Bu ümmetin ilk döneminde yaşayan müslümanların, müçtehit imamların ve alimlerin çoğunluğunun ortak görüşü budur."
İmandan Sonra Namaz ve Zekat Gelir
"Eğer bunda sana itaat ederlerse kendilerine Allah'ın günde beş vakit namazı farz kıldığını bildir."
Söylediklerine şehadet edip itirazsız boyun eğerlerse, onlara Allah'ın (c.c.) kendileri üzerine beş vakit namazı farz kıldığını bildir.
Burada, şehadet kelimesinden sonra namazın emredilmesi bunun en büyük ve en önemli farz olduğunu göstermektedir.
"Müşriklerden, ancak İslamı kabul etmelerinden sonra farzları yerine getirmeleri istenir. Bu nedenle onlar imandan önce bu farzlara muhatap değildirler. Doğru olan şudur ki, kafirler şeriatımızın emir ve yasaklar ile alakalı ayrıntılarına muhatap değildirler."
"Kendilerine bildir ki, Allah, zenginlerden alınıp fakirlere verilmek üzere onlara sadakayı (zekat) da farz kılmıştır."
"Zekat, ancak Allah'ı (c.c.) tevhid ölçülerine göre birleyenlere,şart ve rükünlerine bağlı kalınarak, vacipleri yerine getirilerek kılınan namaz ile birlikte fayda sağlar. Zekat, Allah'ın (c.c.) Kitabında namazla birlikte yer almıştır.
Yüce Allah'ın (c.c.) şu ayeti bu gerçeğe işaret eder:
"Oysa onlar doğruya yönelip, dini yalnız Allah'a has kılarak O'na kulluk etmek, namazı kılmak ve zekatı vermekle emrolunmuşlardı. İşte dosdoğru din budur." (Beyyine: 98/5)
İşte bu hususları yerine getiren bir kimse, davet çinin davet esnasındaki becerisinin de katkısıyla diğer emirleri de yerine getirir ve yasaklardan kaçınır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Hürmetli aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün. Onları yakalayıp hapsedin; her gözetleme yerinde onları bekleyin. Eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekat verirlerse yollarını serbest bırakın. Doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder." (Tevbe: 9/5)
Enes (r.a.) bu ayetle ilgili olarak der ki:
"Onların tevbeleri; putları bir tarafa bırakmaları, Rablerine ibadet etmeleri, namaz kılmaları ve zekat vermeleriyle sahih olur."
İbn Mesud (r.a.) da merfu olarak şöyle der:
"Namaz kılmak ve zekat vermekle emrolunduk. Zekatı vermeyen bir kimsenin namazı da yoktur."
Mazlumun Bedduasından Sakınmak
Bu hadis gösteriyor ki, zekat toplamakla görevli olan kişi, zekatları topladığı sırada, halkın mallarından meşru olanın üzerinde bir fazlalık alırsa, malını aldığı kimseye karşı zalim konumuna düşer. Oysa ezilen ve zulme uğrayan kimselerin duası makbuldür. Mazlumun duasının kabulü için mazlumun ahi ile Allah (c.c.) arasında hiçbir engel yoktur.
Zekat toplayan memur, üstlenmiş olduğu bu görevi yerine getirirken adaletli davranmalıdır. Meşru olandan fazlasını alarak, halkın üzerinde zulüm yapmamalı veya alınması gerekenden daha azını alarak da fakirin hakkına zulmetmelidir. Adil olmalı ve her iki tarafa da zulmetme konusunda Allah'tan (c.c.) korkarak adaleti gözetmelidir."
Bu hadisten çıkarılan derslerden biri de şudur: Rasulullah (s.a.v.) zekat toplayan memurlara şöyle demek istemiştir:
"Kendinle mazlumun duası arasında, adalet zırhını kalkan yap ve böylece zulmetmekten uzak dur. Ancak bu şekilde dünya ve ahirette tüm tehlikelerden korunman mümkün olur."
Bu hadiste aynı zamanda tüm zulüm çeşitlerini bırakmaya yönelik bir ikaz vardır.
"Çünkü o dua ile Allah arasında, duanın kabulüne engel hiçbir şey yoktur.
Eğitim konusunda işe en önemli olandan başlanır; eğitim ve öğretim çalışmaları önem sırasına göre yürütülür.
İslam Nedir?
" İslam; Allah'a teslim olmak, tevazu ile eğilerek O'na karşı kulluk görevini yerine getirmektir.
İslam dini, Allah'ın (c.c.) razı olduğu ve rasullerini kendisiyle gönderdiği dindir ki, bu dinin aslı bir tek olan Allah'a (c.c.) teslim olmaya dayanır.
İslamın aslı ve özü kalptedir. İslam sadece Allah (c.c.) karşısında tevazu ile eğilmek, O'ndan başka tüm batıl ilahları terk etmektir. Bir kimse hem Allah'a (c.c.) hem de başkalarına kullukta bulunursa, kulluk ve ibadetinde büyüklenir, kibir gösterirse müslüman olamaz. Aslında İslam ameldir. Yani Allah'a (c.c.) kulluk konusunda hem kalp hem de organlarla gerekenleri yapmaktır.
İmanın aslı, kalbin tasdiki, ikrarı ve tanımasıdır. Bu da kalbin eylemidir. Çünkü imanın yeri kalptir."
Görüldüğü gibi İslamın temeli tevhid, yani ibadette şirki bırakmaktır. Çünkü tüm rasullerin ortak daveti budur. Tevhid ile Allah'a (c.c.) teslimiyet kastedilir. Bu da Allah'ın (c.c.) kendilerine emrettiği şeyde O'na itaat etmeyi, elçileriyle gönderdiklerine itaat etmeyi gerektirir.
Nitekim Allah (c.c.) ilk Rasul olarak gönderdiği Nuh'dan (a.s.) söz ederek şöyle buyurur:
"Allah'a kulluk edin, O'ndan korkun ve O'na itaat edin." (Nuh: 71/3)
Amel İmandandır
"Onlara Allah'ın kendileri üzerindeki haklarını bildir."
"Burada, 'La ilahe illallah' kelimesinin emir ve şeriat olarak içerdiği hükümler yer almakta, Eş'ari mezhebi bağlılarının ve Mürcie ekolünün savunduğu görüşün aksine, amellerin imandan olduğuna dair delil bulunmaktadır. Bu mezheplere göre ameller değil, sözler imandandır ve iman sadece kalp ile tastikten ibarettir. Onlar bu görüşleri savunarak Kitap ve Sünnetin delalet ettiği açık gerçekleri arkalarına atmışlardır. Çünkü yüce Allah'ın (c.c.) emrettiği ve kullarından istediği şey; salih ameller işleyip, fasık amellerden de kaçınmaktır.
Müşriklere, İslamdaki hakları kendilerine bildirildikten sonra, eğer davetçinin dinine uyar ve teklifini kabul ederlerse, mutlak yapmaları gereken namaz, zekat gibi Allah'ın onlar üzerindeki haklan bildirilir.
Nitekim Ebu Hureyre (r.a.) hadisi bunu belirtir:
"Eğer bunu yaparlarsa, benden canlarını ve mallarını güvence altına almış olurlar." (Buhari İman: 18, Müslim İman: 34, 36)
Yapılan Ameller Şeriata Uygun Olmalıdır
Farzlar eda edilirken, bunun şeriatın öngördüğü ölçüler içerisinde olması gerekir. Müslümanlara, Allah'ın (c.c.) helal ve haram konusunda açıklamış olduğu sınırları aşmamaları ve bu husustaki yasaklara uymaları emredilmiştir. Çünkü bu, imanın bir gereğidir.
Helal, Allah (c.c.)'ın yapılmasına izin verdiği, serbest bıraktığıdır.
Haram da, Allah (c.c.)'ın yasakladığı ve yapılmasını istemediği şeydir.
Din, Allah (c.c.)'ın şeriat olarak koyduğudur.
Kişi aslı tevhid ve ihlas olan İslama bağlanır, ona göre üzerine düşeni yapar, Allah (c.c.)'ın helal kıldıklarını helal kılar ve haram kıldıklarını da haram kılarsa, bu ölçülere göre emreder ve cihadını bu yolda sürdürürse, bu kimse, üzerine düşen görevi yerine getirmiş olur. Başarı Allah'tandır."
İmam Tebliğ İçin Uzak Yerlere Davetçi Gönderir
Hadisten, İmamın Allah'a (c.c.) davet için ehil olan tebliğcileri ihtiyaç durumunda uzak yerlere gönderebileceğini öğreniyoruz. Çünkü gerek Rasulullah (s.a.v.) ve gerekse Raşid Halifeler bunu yapmışlardır.
Ömer b. Hattab'tan (r.a.) Rasulullah'ın (s.a.v.) bir hutbesinde şöyle dediği rivayet olunmuştur:
" Dikkat edin! Valilerimi sizi tokatlamaları ve mallarınızı almaları için size göndermiyorum. Ancak onları, size dininizi ve gitmeniz gereken yolları öğretmeleri için gönderiyorum." (Ahmed)
Bir Kimsenin Hidayet Bulmasına Vesile Olmak
"Yemin ederim ki, senin aracılığınla bir kimsenin hidayete ermesi, senin için kırmızı develerden daha hayırlıdır."
Rasulullah (s.a.v.) burada, o günün şartlarına göre en değerli mal varlığı ile karşısındakilere örnek vermek istemiştir.
Nevevi (r.h.) diyor ki:
"Ahiretle ilgili şeylerin, dünya ile ilgili şeylere benzetilmesi, meseleyi daha iyi anlatmak ve muhataba kavratmak içindir. Yoksa işin aslında ahiretteki bir zerre, dünyadan ve dünya içindeki her şeyden çok daha hayırlıdır."
Hadiste, bir kimsenin bir insanın hidayete ermesine vesile olmasının büyük bir fazilet ve eşsiz bir kazanç olduğu gerçeği bildiriliyor.
Ayrıca hadisten, verilen bir haber üzerine gerektiğinde yemin verdirilebileceği, fetva istenebileceği, bu konuda karşıdan herhangi bir istek ve teklif olmasa bile bunun yapılmasının caiz olduğu sonucu çıkarılıyor.

Görüşün Bizim İçin Önemli