Ayrıntılı açıklama

Mü'min Her Durumda Kardeşini Desteklemelidir

 

Cabir şöyle anlatıyor:

Bir defasında biri muhacirlerden ve öbürü Ensar'dan olan iki genç arasında kavga çıktı. Bunun üzerine Muhacirler kendi taraflarını “Ey Muhacirler, buraya bakın” ve ensar da kendi taraflarını “ey ensar, buraya bakın” diye kışkırtmaya kalkıştılar.

Durumdan haberdar olan Rasûlüllah ortaya çıkarak:

“Nedir, bu yoksa cahiliye usulü kışkırtmamı var?” diye seslendi.

Sahabiler kendisine:

“Hayır, ya Rasûlüllah, sadece iki genç biribirleri ile kavga etti ve arkasından biri öbürünün kaba etine hakaret maksatlı bir tokat vurdu” diye karşılık verince Peygamberimiz sözlerini şöyle bağladı:

“iyi o zaman mesele yok. Kişi ister haksızlık etmiş olsun, isterse haksızlığa uğramış olsun, kardeşine yardımcı olmalıdır. Eğer haksızlık etmiş ise onu bundan vazgeçirsin, bu ona yardım etmektir. Eğer haksızlığa uğramış ise de onu desteklesin.” (S. Muslim, Kitab El-Birr Ve El-Sıla Ve El-Adab, Zalimde Olsa Mazlum da Olsa Müslümanın Kardeşine Yardımcı Olması, Babı, H. No: 2584, c. 4, s. 1998.)

Bu iki isim, yani “Muhacirler” ile “Ensar” isimleri Kur'an'da ve hadislerde kullanılan şeriat kaynaklı (meşru) terimlerdir. Cenab-ı Allah bu iki zümrenin mensuplarını ve bizleri “Gerek daha önceki kitaplarda ve gerekse bu kitab'da (Kur'anda) Müslümanlar” olarak adlandırdı. (Hac: 78.)

Buna göre bir kimsenin “muhacirlere” veya “ensara” mensup olduğunun söylenmesi Allah ve Rasûlüllah katında güzel ve makbul bir nisbet şeklidir, bunlar kabile ve şehir nisbetleri gibi sırf tanıtma maksadı ile kullanılan mubah nisbet belirtme şekillerine benzemedikleri gibi bidata ve günaha götüren mekruh ve haram nisbet şekillerinden de başkadırlar.

Böyle olmasına rağmen bunlar mensuplarını biribirlerine karşı kışkırtmaya kalkışınca Rasûlüllah bu davranışına karşı çıkarak onu “cahiliye kışkırtması, cahiliye taassubu” olarak adlandırdı. Fakat kendisine bu kışkırtmanın topluluk tarafından değil, sadece iki genç tarafından yapıldığı anlatılınca haksızlık edene engel olunmasını ve haksızlığa uğrayana da arka çıkılmasını emretti.

Böylece Peygamberimiz böylesine durumlarda sakıncalı olanın sadece tıpkı cahiliye döneminde olduğu gibi kişinin haklı-haksız ayırım yapmaksızın kendi tarafını tutması olduğunu, buna karşılık insanın haklı yere ve ölçüyü kaçırmaksızın kendi tarafına arka çıkmasının bazan vacip ve bazan da müstahâp olan yerinde bir tutum olduğunu belirtmek istemiştir.

Nitekim Ebu Davud ve İbn-i Mace'de yer aldığına göre sahabilerden Vasile b. Aska,-Allah ondan razı olsun- diyor ki:

Bir defasında Rasûlüllah'a “Taassub nedir?” diye sordum Bana:

İnsanın kendi kabilesini, haksızlıkta desteklemesidir.”  diye cevap verdi.(S. Ebî Davud, Kitab El-Edeb, Tutuculuk (Taassub) Babı, H. No: 5119, c. 5, s. 341.)

bn Mace Fesîle'nin babasından naklettiği hadisi rivayet ediyor, İbn Hacer ve diğerleri bu ravinin Fesile binti Vasile b. El-Esk'a olduğunu kaydediyor. İbn Mace'nin Fesile'den naklettiği hadis şöyle:

“Babamdan duydum. Diyordu: Peygamber'e, ırkçılık, adamın kendi toplumunu sevmesi midir? diye sordum. Rasûlüllah: “Hayır, Irkçılık-tutuculuk- kişinin kendi kabilesini zulümde desteklemesidir.” buyurdu.

S. İbn Mâce, Kitab El-Fiten, Irkçılık Babı, H. No: 3949, c. 2, s. 1302. Fesile binti Vasile'nin soyu için bkz. El-İsâbe, c. 3, s. 626. Biyografi No: 9087. Orada Nesile adıyla geçiyor.)

(Vasile b. Aska; Ünlü Sahabi'dir. Adı, Vasile b. El-Esk'a b. Ka”b b. Âmir'dir. Beni Leys b. Abdi Menat kabilesindendir. Tebuk savaşından önce müslüman oldu ve bu savaşa katıldı. Müslüman olmadan önce Medine'nin bir bucağında oturuyordu. Müslüman olunca Ehl-i Suffa oldu. Rasûlüllah'ın ölümünden sonra Şam'a gitti, orada savaşlara katıldı. Şam Humus ve diğer şehirlerin fethinde bulundu. H. 95'de Şam'da 105 yaşında öldü. Bkz. İbn Sa'd, Tabakat El Kübra, c. 7, s. 407-408; El-İsabe, c. 3, s. 620, Biy. 9087.)

Yine Ebu Davud'da yer aldığına göre Sürakâ b. Malik şöyle diyor:

Bir defa Peygamberimiz bize verdiği bir hutbede:

“Aranızdaki hayırlılar, günah işlemedikçe, aşiretini savunan kimselerdir.buyurmuştur.

(Ebi Davud, Kitab El-Edeb Asabiye (ırkçılık) Babı, H. No: 5120, c. 5, s. 341 Ebu Davud bu rivayetini, Eyyub b. Süveyd'den alıyor ravi “zayıftır” diyor. S. Ebi Davud, c. 5, s. 341. Eyyüb b. Süveyd El-ramli El-Şeybani, Künyesi Ebu Mes'ud, adındaki bu ravi, Ahmed b. Hanbel, İbn Main, Buhari, Ebu Hatem Nesaî ve diğer Hadis imamlarınca zayıftır. H. 2O2'de vefat etti. Bkz. Tehzib El-Tehzib, c. 1, s. 405-406, biy. 745, s.)

(Sürakâ b. Malik; Asıl adı, Surake b. Malik b. Ca'şem b. Malik b. Amr b. Teym b. Müdlic El-Kinâni; El-Müdlici'dir. Büyük sahabidir. Benî Müdlic oymağındandır. Müslüman olmadan önce, Hicret yolculuğu sırasında Rasûlüllah'ı ve Ebûbekiri yakalayıp Kureyş'e teslim etme girişiminde bulundu. Bu sırada atının ayakları toprağa gömüldü. Bunun Peygambere özgü bir mucize olduğunu anladı. Amacını, Rasûlüllah ve arkadaşından gizledi. (Bilmezlikten geldi) Peygamber'e bir mektup verdi ve hemen orada müslüman oldu. Peygamber ona “Benim pazubentimi takınca Kisra'nın tacını tahtını parçalayıp yerle bir edeceksin. Hz. Ömer, iran'ı fethedince, Peygamberin (salât ve selâm üzerine olsun) vadini yerine getirmek ve mucizesini gerçekleştirmek için Rasûlüllah'in Pazubentini ona taktı. Bunun üzerine Ömer: “Kisra b. Hürmüzü yenilgiye uğratıp, tacını tahtını Müdlic oymağından Surake b. Malik gibi bir arabiye (köylüye) giydiren Allah'a hamd olsun.” diye dua etti. Surake, şairdi. H. 24'de vefat etti. Bkz. Esed El-Ğabe, c. 2, s. 264-265-266.)

Yine Ebu Davud'un sahabilerden Cübeyr b. Mutim'e dayanarak bildirdiğine göre Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

İnsanları zümre taassubuna çağıran (kışkırtan) kimse bizden değildir. Zümre taassubu uğruna savaşan bizden değildir. Zümre taassubu uğruna ölen bizden değildir. (Sünen-i Ebî Davud, Kitab El-Edeb, Irkçılık Babı, H. No: 5121, c. 5, s.5121, c. 5, s. 354. Müslim-Kitab El-İmare, H. No: 1848 Ebu Hureyre'den.)

(Cübeyr b. Mut'im b. Adiy bin Nevfel El-Kuraşi, Büyük sahabi ve Kureyşlilerin en halimi (Yumuşak huylu) ve en efendilerindendi. Kureyş'lilerin ve çoğu arapların soy kütüklerini, kendisinden öğrendiği soy bilginiydi (Nessabe). Babası El-Mut'im, Taifliler tarafından reddedilip geri dönen Rasûlüllah'ı himaye etti. Müslümanlar, Beni Haşimdiler ve Abdulmuttalib oğullarıyla ilişkiyi geçip onları açlık ve yokluğa mecbur eden Kureyş kabilesinin yaptığı antlaşmayı bozanlardan birisi de yine bu şahıstı.

Cübeyr, Mekke fethedilmezden önce müslüman oldu. Fetih savaşı sırasında Mekke'ye yakın bir yerde Peygamberimiz: “Kuşkusuz Mekke'de Kureyş'den dört gurup “nefer” vardır. Onlar aracılığıyla (insanlar) şirkten uzak olur, İslama ısınır...” Bunlar arasında. Cübeyr b. Mutim'dan da söz etti. 52 h'de vefat etti. Bkz. esed El-Gâbe, c. 1, s. 271-272.)

Ayrıca Ebu Davud'un, İbn-i Mesud'dan rivayet ederek kaydettiğine göre Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) yine bu konuda şöyle buyuruyor:

“Kim haksız bir konuda kendi kavmini desteklerse onun hali uçurumdan düşmüş de kuyruğundan yukarıya çekilmeye çalışılan bir deveninkine benzer.” (S. Ebî Davud, Kitab El-Edeb, Irkçılık Babı, H. No: 5118, c. 5, s. 341. Hadisin isnadı, sahihdir. E. Davud, İbn Mes'uddan buna uyan diğer bir hadis rivayet ediyor. S. Ebû Davud: H. No: 5117, c. 5, s. 340.)

Bu iki zümre ismini benimsemek ve bu zümrelere mensup olmak Allah'ın ve Rasûlüllah'ın sevgisini kazandırdığına göre, ya mubah veya mekruh olan nisbet ve ilişkilere taassupla nasıl bağlanabilir?

Sözün kısası; şeriatta yeri olan bir zümre ismine mensup olmak, başka her hangi bir guruplandırma ismine bağlanmaktan daha iyidir.

Baksana bu konuda Ebu Davud'un, bildirdiğine göre İran asıllı bir köle olan sahabilerden Ebu Ukbe ne diyor?:

Peygamber Efendimizle birlikte Uhud savaşına katılmıştım. Bir ara:

“Al sana, bu da İran asıllı bir köle olan benden sana bir ders olsun” diyerek karşıma çıkan bir müşrike bir darbe vurmuştum. Bunun üzerine bana doğru dönen Rasûlüllah:

“Al sana, bu da Ensar'dan bir köle olan benden sana bir ders olsun-desen olmaz mıydı?” buyurdu.

(S. Ebû Davud, Kitab El-Edeb, Irkçılık Babı, H. No: 5123, c'5, s. 343, İbn Mace, Kitab El-Cihad, Savaşta Niyet Babı, H. No: 2784, c. 2, s. 931, Ebî Ukbe'den rivayet edilen bu hadis “Mürsel”dir.)

(Ebu Ukbe; Abdurrahman b. Ebî Ukbe, El-Fârîsî, El-Medenî, Ensar'ın yakın dostu, bir sahabidir. İbn Hibban: Mürsel rivayet etmekle birlikte güvenilir olduğunu söyler İbn Hacer, “Üçüncü kuşaktan Makbul bir ravîdir.” der. Tehzib El-Tehzib, c. 6, s. 232, Biy. 472. Takrib El-Tehzîb, c. 1, s. 492, Biy. 1051.)

Görülüyor ki, Peygamber Efendimiz, bu sahabîyi Ensar'a mensup olduğunu söylemeye teşvik ediyor. Her ne kadar bu bağlılık kölelik ilişkisine dayansa da, bu bağlılığı benimsemeyi, aslında doğru olan ve haram da olmayan İran asıllığa bağlılığından daha makbul tutuyor. Anlaşılan bu titizliğin hikmetlerinden biri, insan nefsinin mensup olmayı benimsediği tarafı savunma eğiliminde oluşudur.

Yukardan beri gözden geçirdiğimiz hadislerin tümü bir şeyin cahiliye dönemi ile ilişkili olmasının o şeyin kınanmış ve yasak olmasını gerektirdiğini açıkça gösteriyorlar.

Bu da kayıtsız ve şartsız olarak bütün cahiliye adet ve davranışlarını kesinlikle yasaklamayı gerektirir ki bu kitabın maksadı da budur.

Bu hadislerin bir diğer benzeri Ebu Davud'da yer alan ve Ebu Hureyre -Allah O'ndan razı olsun- tarafından rivayet edilen aşağıdaki hadistir. Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) bu hadiste şöyle buyuruyor:

“Allah sizin cahiliye gururu ve o dönemin atalarla öğünme zihniyeti ile ilginizi kesti. İster takva bağlısı bir mümin, ister günahkâr bir kimse olunuz bu zihniyetten uzak olmalısınız. Sizler hepiniz Ademin torunlarısınız, Adem de topraktan yaratılmıştır. Bazı kimseler kavimleri ile öğünmeyi mutlaka bıraksınlar. Böyleleri birer cehennem kömürüdürler veya Allah katında burunları ile koku kovalayan pislik böceğinden daha değersizdirler.”

(Ebû Davud, Kitab El-Edeb, Soysopla övünme Babı, H. No: 5116, c. 5, s. 339-340, Müellif (İbn Teymiye) hadisin sahih olduğuna işaret ediyor.)

Tirmizî, Kitab El-Menakib, Şam Ve Yemen'in Üstünlükleri, H. No: 3955-3956, s. 734-735.

Tirmizî de bazı güzel değişiklikleri, kelimelerde öncelik sonralık (takdim-tehir) var.

Tirmizî İbn Ömer ve İbn Abbas, babında 3955 numara ile bir hadis rivayet ediyor. Bu hadisden sonra “Hadis “hasen” ve “garip” tir” diyor. İkinci hadisten sonra da: “Bu hadis bize göre birinciden daha sağlamdır. Yazgısını ekliyor. Sünen El-Tirmizi, c. 5, s. 734-735.)

Görüldüğü gibi Peygamberimiz gururu ve övünmeyi “Cahiliye” dönemine bağlayarak onu kınıyor. Yani bu huylar cahiliye zihniyetinin unsurları oldukları için kınanmaya uğruyorlar. Bu durum cahiliye zihniyeti ile irtibatlı olan her adet ve davranışın kınanmasını, hor görülmesini gerektirir. Aynı ana fikri işleyen başka bir hadis de Müslim'de yeralan ve yine Ebu Hureyre'den rivayet edilen şu hadistir.

Peygamberimiz buyuruyor ki:

“Kim başa itaati bırakıp cemaatten ayrılır da, bu halde iken ölürse cahiliye ölümü ile ölür. Kim zümre taassubu ile öfkelenir, zümre taassubunu kışkırtır veya zümre taassubunu destekleyerek kör döğüşünü sembolize eden bir sancağın altında savaşır da ölürse, cahiliye dönemindekilere benzer bir şekilde öldürülmüş olur. Kim ümmetime karşı isyan eder de iyi-kötü. ayırımı yapmaksızın herkesin boynunu vurur ve müminlerin kanına girmekten bile kaçınmaz, ayrıca yaptığı antlaşmalara bağlı kalmazsa Ben'den değildir, Ben de ondan değilim.” (S. Müslim, Kitab El-İmâre, Fitne (Karışıklıklar) Ortaya Çıktığında Müslümanların Topluluk Halinde Olmaya Özen göstermeleri Babı, c. 3, s. 1476-1477, H. No: 1848. Hadisin iki rivayet tarikin arasındaki sözcük dizgisinde bazı farklılıklar var.)

Peygamberimiz bu hadiste fıkıh alimlerinin ölüm cezasına müstahak gördükleri üç gurubu, yani asileri, saldırganları ve zümre taassubuna kapılarak ayrılıkçılığa kalkışanları saymaktadır.

Bu gurupların birincisi hükümdara isyan edenlerdir. Peygamberimiz bu hadiste başa itaattan sıyrılıp, cemaatten ayrılmayı yasaklıyor ve başa (imama) itaattan sıyrılmış olarak ölenlerin cahiliye ölümü ile öleceklerini belirtiyor. Çünkü tarihten öğrendiğimize göre gerek araplar ve gerekse diğer milletler cahiliye dönemlerinde yaygın egemenliğe sahip bir hükümdara itaat etmekten uzaktılar.

Peygamberimiz bunun arkasından sözü kavimcilik, hemşehrilik ve benzeri taassublarla savaşa girişenlere getirerek böylelerinin gölgesi altında savaştıkları sancağı “Kördüğüşü sancağı” diye adlandırıyor. Çünkü böylesine bir hareket, hedefi belirsiz bir körler eylemidir. Bu uğurda öldürülenleri de cahiliye dönemindeki öldürülmelerle aynı görüyor. Bu kimseler isterse zümre taassubu uğruna öfkelenmiş olsunlar, ister böyle bir taassubu sözle kışkırtsınlar ve isterse doğrudan doğruya bu amaçla çatışmaya girmiş olsunlar farketmez. Peygamberimiz, Müslim'de yer alan ve yine Ebu Hureyre tarafından rivayet edilen aşağıdaki hadiste bu durumu şu şekilde açıklıyor:

“Öyle bir zaman gelecek ki öldüren niçin öldürdüğünü ve öldürülen de neden öldürdüğünü bilemeyecektir.”

Peygamberimiz sahabilerden birinin:

“Bu nasıl olur?” şeklindeki sorusuna da:

“Herc-ü merc (kargaşalık) yüzünden bu böyle olacaktır. O durumda öldüren de ölen de cehennemliktir.” diye cevap vermiştir. (Müslim, Kitab El-Fiten Ve Eşrat-ı Saa-Birisi Öbürünün Devesini Çekinceye Kadar Kıyamet Kopmayacağı Babı: H. No: 2908, c. 4, s. 2231-2232.)

Bir önceki hadiste sözü geçen gurupların üçüncüsü de islam ümmetine karşı çıkanlardır. Bunlar amaçları mal yağmacılığı olan yol kesiciler ile benzerleri olabilecekleri gibi mevki ve iktidar hırsına kapılan kimseler de olabilirler. Asker-sivil ayırımı yapmaksızın kendi egemenliğinde olmayan bir şehrin halkını tümü ile öldüren zorbalar ile, sünnetten ayrılıp başkaldırarak ayırımsız bir şekilde kıble ehlinin kanlarını mubah görenler gibi. Hz. Ali'nin savaştığı Haruriler bu gurubun bir örneğidirler. (Hz. Ali'nin dönemindeki Haricîlere verilen ad. Bu ad, Küfe yakınlarında, Harun'a denen bir yer adına nisbetle verilmiş. Harici'ler Ali'nin (Allah ondan razı olsun) ordusundan ayrılınca buraya yerleşmiştiler. Bkz. El-Bidaye Ve El-Nihaye, c. 7, s. 278-280. Mu'cem El-Büldan, c. 2, s. 245.)

Görülüyor ki, Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) bu hadislerde anlattığı ölümleri ve vuruşmaları kınama ve yasaklama hedefi ilân ederek “cahiliye ölümleri” ve “cahiliye vurulmaları” olarak isimlendiriyor. Aksi halde bunları yasaklamazdı. Bundan anlıyoruz ki, cahiliye dönemi ile irtibatlı olan ölüm, vurulma ve diğer faaliyetler kınanmış ve yasaklanmış faaliyetlerdir. Bu da cahiliye dönemi ile ilgili olan tüm davranış ve adetlerin kınanmasını gerektirir ki, bizim vurgulamak istediğimizde budur.

Yine Buhari ile Müslim'in Marur b. Suveyd'e dayandırarak anlattığı şu olay da bu kabildendir.

Marur diyor ki:

Bir defasında sahabilerden Ebu Zerr'in üzerinde yeni bir takım elbise gördüm, kölesi üzerinde de ayni elbiseden bir takım vardı. Sebebini kendisine sorduğumda bana Peygamberimiz zamanında bir adamın anasına dil uzattığını anlattı. Adam Peygamberimize varıp bu olayı anlatınca Rasûlüllah, Ebu Zerr'i :

“Sen şahsında cahiliye döneminden kalıntılar bulunan bir adamsın” diye azarladı.

Başka bir rivayete göre Peygamberimiz sözlerine devam ederek Ebu Zerre şöyle buyurdu:

“Köleleriniz sizin kardeşlerinizdirler. Allah onları sizin ellerinizin altına verdi. Kardeşini elinin altında bulunduranlarınız onlara yedikleri yemekten yedirsinler, giydikleri elbiseden giydirsinler ve kendilerine güçlerinin üzerinde işler vermeyiniz. Eğer onlara güçlerinin yetmeyeceği işler verirseniz kendilerine yardım ediniz.” (Buharî, Kitab El-İman, Cahiliye işlerinden Olan Günahlar Babı, Feth El-Bari, c. 1, s. 84, H. No: 30; H. No: 6050, c. 10, s. 475, sözcük akışında bazı değişiklikler var. S. Müslim, Kitab, El-İman, Efendilerin Yediklerinden Kölelerine de Yedirmeleri Babı, H. No: 1661, c. 3, s. 1282-1283. Hadisi, çeşitli -birkaç- rivayet yoluyla nakleden Müslim'in rivayetleriyle, müellifin (İbn Teymiye) aldığı hadisin güzel dizgesinde bazı değişiklikler vardır.)

(Marur b. Suveyd; Asıl adı, Ebu Ümeyye, El-Ma'rur b. Süveyde El-Esedî'dir. Üçüncü Kuşak Küfe Tabiin'den olan bu ravi çok güvenilir hadis ezberleyicisidir. 120 yıl yaşadı. Bkz. İbn Sa'd, Tabakat El-Kübra, c. 6, s. 118; Takrib El-Tehzib, c. 2, s. 263; Biy. No: 1275.)

Görüldüğü gibi, Peygamberimiz bu hadiste cahiliye hayatı ile ilgili adetlerin kınanmış olduğunu bildiriyor. Çünkü Rasûlüllah'ın:

Sende cahiliye döneminden kalıntılar var” şeklindeki ifadesi söz konusu huyu kınamak, kötülemektir. Çünkü eğer cahiliye niteliği içerdiği unsurların kınanmasını gerektirmeseydi, kullanılış maksadını gerçekleştirmemiş olurdu.

Bu arada bu hadiste neseblere dil uzatmanın bir cahiliye huyu olduğu belirtiliyor.

Yine bu hadisten anladığımıza göre ilminin genişliği, fazileti ve dindarlığı ile tanınan bir kimsede “cahiliyet” “yahudilik” ve “hrıstiyanlık” diye adlandırılan özellikler sisteminin bazı unsurları bulunabilir ve bu yüzden adamın kâfir veya fasık olması gerekmez.

Yine Müslim'in, İbn-i Abbas'a dayandırarak kaydettiğine göre Peygamberimiz aynı gerçeği vurgulayan başka bir hadisinde şöyle buyuruyor:

“Allah'ın sevmediği insanlar şu üç kimsedir:

1 - Harem-i şerife mahsus yasakları çiğneyen kimse

2 - İslamda cahiliye geleneklerini hortlatmak isteyen kimse

3 - Haksız yere bir insanın kanını dökmek isteyen kimse.”

(Müellif, (Allah ona rahmet etsin) burada Müslim'de bulunan bir hadise işaret ettiğini söylüyor. Ne ki, yukarda geçen sekliyle Müslim'de böyle bir hadise rastlayamadım. Fakat Bu senet ve bu sözcüklerle burada geçen hadisi Buhâri'de gördüm.

Bkz. Sahih El-Buhârî, Kitab El-Diyat, Haksız Yere Öldürülen Kimsenin Kanının Bedelini isteme Babı, Feth El-Bâri, c. 12, s. 210, H. No: 6882. Burada “Li yurhika” var “Li yurika yerine.” Her ikisi de aynı anlamdadır.)

Peygamber Efendimiz, insanlar arasında Allah'ın en sevmediği kimselerin söz konusu üç kimse olduğunu haber veriyor.

Bunu şöyle açıklayabiliriz: Çünkü fesad ya dinle ilgili veya dünya ile ilgili olur.

Dünya ile ilgili en büyük fesad; haksız yere insan öldürmektir. Bu yüzden adam öldürmek, en büyük dini fesad ve yıkım olan kâfirlikten sonraki ikinci en büyük günah sayılmıştır.

Dinle ilgili fesad; ve yıkıma gelince bu iki kısma ayrılır:

1 - Bir kısmı davranışın (amelin) kendisi ile ve,

2 - Öbür kısımda davranışın işlendiği yerle ilgilidir.

Davranışın kendisi ile ilgili olanı cahiliye gelenekleri peşinde koşmak, onları hortlatmaya çalışmaktır.

Davranışın yeri ile ilgili olan kısma gelince Harem-i Şerif in (Kâbenin) saygınlığını çiğnemektir. Çünkü en önemli, en seçkin amel işleme yeri Harem-i Şeriftir. Davranışın (amelin) işlendiği yerin saygınlığını çiğnemek davranışın zamanla ilgili sınırlamalarını çiğnemekten yani zamanla ilgili yasaklamaları tanımamaktan daha önemlidir. Bu yüzden Harem sınırları içinde bazı hayvanları avlamak ve bazı bitkileri yolmak haram kılındı. Oysa aynı davranışları haram aylarda işlemek yasaklanmamıştır. Yine bu yüzdendir ki, sahih kaynakların ispatladığı gibi savaşma Harem sınırları içinde her zaman haram olduğu halde, haram aylarda böyle değildir. Allahüalem bu yüzden Peygamberimiz Harem-i Şerifin saygınlığını çiğnemeyi cahiliye geleneklerini hortlatmaya çalışmakla birlikte saymıştır.

Sözün kısası; bu üç kimse İslamda cahiliye geleneklerini hortlatmak isteyen kimselerdir. İslamda her hangi bir cahiliye adetini uygulamak isteyen herkes bu hadisin kapsamına girer.

Cahiliye geleneği (yolu, sünneti): O dönemin insanlarının uyguladıkları adetlerin bütünüdür. Yani sürekli şekilde gidilen yoldur. Bu yol çeşitli halk kesimlerini kapsamına alır ve ibadet sayılan ve sayılmayan davranış ve tutumları tümü ile içine alır.

Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Sizden önce de nice gelenekler (sünnetler) gelip geçmiştir.” Yeryüzünde geziniz de yalancıların akıbetlerinin nasıl olduğunu görünüz.” (Âl-i İmran, 137)

Peygamber Efendimiz (salât ve selâm üzerine olsun) de şöyle buyuruyor:

“Sizden öncekilerin geleneklerine (yaşama tarzlarına) noktası noktasına uyacaksınız.”

(Bu hadis, yaygın sahih hadis kitaplarında (Buhâri Müslim) Sünenlerde (Süneni Ebû Davud, S. Tirmizi, S. Nesâi S. İbn Mâce) ve Müsned'lerde (Ahmed İbn Hanbel'in müsnedi) nakledilmiştir. Buhari, Müslim, hadisi bir takım yollardan rivayet ediyorlar. Neki, orada “Hazvel kuzaeti bil-kuzze” ibaresine rastlanılmadı. Sahihayn'in (Buhâri -Müslim) söz birliğiyle rivayet ettikleri sözcükler Ebu Said El-Hudri'nin rivayetidir. O da “Le tetbe 'anne sünene men kâne kableküm şibran bi şibrin ve zira'an bi zira in...” -Yani, (Sizden öncekilerin geleneklerine karış karış adım adım uyacaksınız- kelimelerini içeren rivayettir.

Bkz. Sahih el Buhârî, Kitab el-İ'tisam, Peygamberin:

“Sizden öncekilerin geleneklerine mutlaka uyacaksınız” hadisi Babı, H.No: 7320, Feth El-Bâri, c. 3, s. 200. Müslim, Kitab El-İlim, Yahudi Ve Hıristiyanların Yollarına Uyma Babı. H. No: 2669, c. 4, s. 2054.

Hadisi yukarıda geçen metniyle Ahmed bin Hanbel Müsned'inde c. 4, s. 125'de tahriç etti. Ayni sözcüklerle İbn el Esir, Cami El-usûl isimli eseri, c. 10, s. 34'de anlatmış.)

“Uymak” : İzlemek ve örnek edinmek demektir.

“Onların” geleneklerinin her hangi bir unsurunu uygulayanlar cahiliye döneminin yaşama tarzına uymuş olurlar. Bu ilke cahiliye geleneklerinden olan her hangi bir adete -ister bir bayram töreni olsun, isterse bunun dışında bir davranış olsun- uyulmasının haram olmasını gerektiren genel bir kuraldır.

“Cahiliye” terimi:

- kimi zaman "belirli bir tutumu" -ki Kur'an ve hadislerde çoğunlukla böyledir-

- kimi zaman da bu "belirli tutumun sahibini" ifade eder.

Peygamberimizin, Ebu Zerr'e:

“Sen şahsında cahiliye zihniyetinden kalıntılar bulunan bir adamsın”

Hz. Ömer'in:

“Ben cahiliye döneminde bir gece itikafa girmeyi (bir yere kapanmayı) adadım”

Hz. Aişe'nin:

“Cahiliye döneminde dört türlü nikah vardı” ve sahabilerin:

“Ya Rasûlüllah, cahiliye ve kötülük içinde idik” şeklindeki sözleri cahiliye teriminin bu anlamına örnektirler.

Bu cümlelerde “cahiliye” terimi “cahiliye halinde”, “cahiliye yolunda” ve “cahiliye adetine göre” gibi anlamlara gelir. Bu örneklerdeki cahiliye terimi, aslında sıfat olduğu halde kullanıla kullanıla isim halini almıştır.

Terimin ikinci anlamının örnekleri : “cahiliye zümresi”, “cahiliye şairi” gibi deyimlerdir. Terimin bu anlamı “bilgisizlik” veya “bilgiye uymamak” demek olan cahillikle ilgilidir.
 

Görüşün Bizim İçin Önemli